<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rdf:RDF xmlns="http://purl.org/rss/1.0/" xmlns:rdf="http://www.w3.org/1999/02/22-rdf-syntax-ns#" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/">
<channel rdf:about="http://hdl.handle.net/20.500.12397/5745">
<title>Tıp Fakültesi Tıpta Uzmanlık Tezleri</title>
<link>http://hdl.handle.net/20.500.12397/5745</link>
<description/>
<items>
<rdf:Seq>
<rdf:li rdf:resource="http://hdl.handle.net/20.500.12397/13450"/>
<rdf:li rdf:resource="http://hdl.handle.net/20.500.12397/13449"/>
<rdf:li rdf:resource="http://hdl.handle.net/20.500.12397/13448"/>
<rdf:li rdf:resource="http://hdl.handle.net/20.500.12397/13447"/>
</rdf:Seq>
</items>
<dc:date>2026-04-09T05:13:22Z</dc:date>
</channel>
<item rdf:about="http://hdl.handle.net/20.500.12397/13450">
<title>Tip 1 diyabetli çocuk ve adölesanlarda böbrek hasarının erken bulgularının araştırılması: Nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalin bir belirteç olabilir mi?</title>
<link>http://hdl.handle.net/20.500.12397/13450</link>
<description>Tip 1 diyabetli çocuk ve adölesanlarda böbrek hasarının erken bulgularının araştırılması: Nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalin bir belirteç olabilir mi?
DEMİR, KORCAN
Amaç: Tip 1 diyabetli çocuklarda erken böbrek hasarını saptayabilmek için mikroalbüminüri dışında göstergelere gereksinim duyulmaktadır. Bu çalışmada, normotansif ve normoalbüminürik tip 1 diyabetli hastalarda böbrek hasarını göstermede nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalin'in (NGAL) yerinin araştırılması ve NGAL ile klinik ve laboratuvar değişkenler arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlandı.\r\nYöntem: Tip 1 diyabetli 46 adölesan [E/K: 24/22; ortanca yaş 14,5 (12,2-16), diyabet süresi 4,8 yıl (2,6-6,7), HbA1c %7,9 (7,2-9,2)] ve 21 kontrol olgusu [E/K: 7/14; ortanca yaş 14,8 (13,6-15,5)] klinik, (idrar ve plazma NGAL dahil) laboratuvar ve ambulatuvar kan basıncı ölçümü (ABPM) parametreleri açısından karşılaştırıldı. Tip 1 diyabetli olgular, NGAL düzeylerinin çalışma parametreleri ile ek analiz yapılmak üzere yüksek normal albüminüri, uzun dönem HbA1c değerinin %8,2'den yüksek olması, diyabet süresinin beş yıl ve üstünde olması, ABPM ile hipertansiyon varlığı ve kan basıncında gece düşüşünün yetersiz olmasına göre alt gruplara ayrıldı.\r\nBulgular: Diyabetli olgularda ortanca kan ve idrar glukozu, HbA1c, spot idrar NGAL/kreatinin oranı [13,2 (8,3-43,1)'e karşı 4,8 (2,9-20,2), p=0,015], gündüz sistolik ve diyastolik kan basıncı SDS ve yükü daha yüksek bulundu. İdrar NGAL düzeyleri ile albümin/kreatinin oranı arasında (r=0,452, p=0,002), plazma NGAL düzeyleri ile gece sistolik kan basıncı yükü arasında (r=0,309, p=0,037) korelasyon saptandı. Yüksek normal albüminüri grubunda (n=6) düşük normal albüminüri grubuna (n=40) göre daha yüksek ortanca idrar NGAL [48,7 ng/mL (27,9-149,1)'ye karşı 11,2 ng/mL (6-23,4), p=0,004] ve idrar NGAL/kreatinin [39,3 ng/mg (21,1-126,3)'e karşı 11,8 ng/mg (6,3-40,9), p=0,03] değerleri olması dışında alt grup karşılaştırmaları benzer NGAL düzeyleri ile sonuçlandı.\r\nSonuç: Normoalbüminürik ve normotansif tip 1 diyabetli adölesanlarda saptanan idrar NGAL seviyeleri erken dönem böbrek hasarını göstermektedir. Artmış NGAL düzeylerinin ileride gelişecek diyabetik komplikasyonlar açısından öneminin araştırılması gerekmektedir. \r\n\r\nObjective: Biomarkers other than microalbuminuria are needed to detect early kidney injury in children with type 1 diabetes. Here, we aimed to determine the place of neutrophil-gelatinase associated lipocalin (NGAL) in detecting diabetic kidney injury in normoalbuminuric and normotensive adolescents with type 1 diabetes and to assess the relationship between NGAL and clinical and laboratory variables.\r\nMethods: Forty six adolescents with type 1 diabetes [M/F: 24/22; median age 14.5 years (12.2-16), diabetes duration 4.8 years (2.6-6.7), HbA1c 7.9% (7.2-9.2)] and 21 control cases [M/F: 7/14; median age 14.8 years (13.6-15.5)] were compared regarding clinical, laboratory (including urine and plasma NGAL), and ambulatory blood pressure monitoring (ABPM) variables. According to risk factors including high-normal albuminuria, long-term HbA1c&gt;8.2%, diabetes duration â‰¥5 years, hypertension detected by ABPM, and nondipping, type 1 diabetics were divided into subgroups allowing further assessment of association of NGAL levels with study variables.\r\nResults: Median blood and urine glucose, HbA1c, spot urine NGAL/creatinine ratio [13.2 (8.3-43.1) vs. 4.8 (2.9-20.2), p=0.015], and daytime systolic and diastolic blood pressure (BP) SD score and BP loads were found higher in diabetics. Urine NGAL levels were found to be correlated with albumin/creatinine ratio (r=0.452, p=0.002) while plasma NGAL levels were correlated with nighttime systolic BP load (r=0.309, p=0.037). Subgroup analyses showed similar NGAL levels except higher median urine NGAL levels [48.7 ng/mL (27.9-149.1) vs. 11.2 ng/mL (6-23.4), p=0.004] and urine NGAL/creatinine ratio [39.3 ng/mg (21.1-126.3) vs. 11.8 ng/mg (6.3-40.9), p=0.03] in diabetics with high-normal albuminuria (n=6) compared to those of patients with low-normal albuminuria (n=40).\r\nConclusion: Urine NGAL levels indicate early kidney injury in normoalbuminuric and normotensive adolescents with type 1 diabetes. The importance of elevated NGAL levels needs to be evaluated for future development of diabetic complications
</description>
<dc:date>2011-01-01T00:00:00Z</dc:date>
</item>
<item rdf:about="http://hdl.handle.net/20.500.12397/13449">
<title>Çalışma yaşamında psikososyal etmenlerin koroner kalp hastalığı risk skoru ve risk etmenleri ile ilişkisi </title>
<link>http://hdl.handle.net/20.500.12397/13449</link>
<description>Çalışma yaşamında psikososyal etmenlerin koroner kalp hastalığı risk skoru ve risk etmenleri ile ilişkisi 
ARIK, HALE
Giriş ve Amaç: Koroner kalp hastalığı (KKH) için bilinen biyolojik ve davranışsal risk etmenlerinin yanı sıra psikososyal etmenler önemli bir risk etmeni olarak kabul görmektedir. Bugüne kadar özellikle gelişmiş ülkelerde iş gerilimi ve KKH ilişkisi üzerine yapılmış pek çok araştırma bulunmakla birlikte gelişmekte olan ülkelerde az sayıda araştırma bulunmaktadır. Bu araştırmanın amacı; Balçova İlçesi'ne bağlı olan 5 mahallede yaşayan 30-64 yaş arası toplumda iş gerilimi ve koroner kalp hastalığı (KKH) riski ve metabolik sendrom arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Yöntem: Kesitsel ve analitik tipte toplum tabanlı bir araştırmadır. Araştırma örneği, Balçova'nın Kalbi (BAK) projesine katılan 30-64 yaş, çalışan bireyler arasından tabakalı rasgele yöntemi ile seçilmiştir. Anketörler Nisan - Haziran 2010 arasında seçilen örnekteki kişilerin evlerine giderek yüz yüze görüşerek "iş yükü-kontrol-destek" modelini temel alan ölçek aracılığıyla verileri toplamıştır. Çözümlemeler 191 kadın ve 216 erkek çalışan üzerinden yapılmıştır. Bağımlı değişkenler ile bağımsız değişkenler arasındaki ilişkilerin çözümlemesi için t- testi, ki-kare, ANCOVA ve lojistik regresyon analizleri yapılmıştır. Bulgular: Kadınların erkeklere göre daha eğitimli oldukları, daha çok beyaz yakalı işlerde çalıştıkları ve ekonomik durum algılarının daha iyi olduğu saptanmıştır. Erkeklerin %20'si, kadınların ise %18'i yüksek gerilimli işlerde çalışmaktaydı. Hem Framingham Risk Skoru hem de metabolik sendrom ile yapılan çözümlemelerde iş gerilimi ve bileşenleri ile istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Eğitim, yaş, mesleksel durumuna göre yapılan düzeltmeler bulgularda bir değişikliğe neden olmamıştır. Sosyal destek durumu ve iş gerilimi arasındaki etkileşim de istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Ayrıca temel KKH risk etmenleri ile ayrı ayrı yapılan analizlerde de iş gerilimi ve bileşenleri arasında istatisitksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır. Sonuç: Araştırmada iş gerilimi ile temel KKH risk etmenleri ile hesaplanan Framingham Risk Skoru ve metabolik sendrom arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanamamıştır. Psikososyal etmenler KKH için gelişmiş ülkelerde önemli bir risk etmeni olarak görülmekle birlikte, gelişmekte olan ülkelerde benzer sonuçlara dair çok az kanıt bulunmaktadır. Background: Beside the well established biological and behavioral risk factors, psychosocial factors are accepted as important risk factors for coronary heart diseases (CHD). While there is abundant evidence for the association between job strain and CHD in developed countries, there has been inadequate research on this association in developing countries. The aim of this study is to examine the association between job strain and the risk of CHD and metabolic syndrome among the 30-64 year old residents living in 5 neighbourhoods of the Balçova district. Method: This is a population-based cross sectional study. The study sample was derived with stratified random sampling technique from the employed individuals aged between 30 to 64 who participated in "Balçova's Heart Project" . The survey was conducted by means of a face to face interviewbased on the demand-control-support questionnaire applied in participants' houses between April-June 2010. 191 female and 216 male participants were included in the analyses. T-test, chi-square test, ANCOVA and logistic regression models were used in order to assess the association between the dependent and independent variables. Results: Women were found to have higher education levels, have more white-collar jobs, and have better economic status perception than men. 20% of men and 18% of women have been working in high-strained jobs. There was significant association of job strain with neither the Framingham risk score nor metabolic syndrome. The adjustments for education, age, and occupation did not alter the results. The interaction between the social support and job strain was also not signicant. Moreover no significant association was obtained in the separate analyses performed in each major CHD risk factor for job strain and for its each subdomain. Conclusion: In the study it was concluded that job strain did not have an impact on both the Framingham risk score and metabolic syndrome. Although pyschosocial factors are known as important risk factors for CHD in developed countries, the evidence in developing countries is scarce. 
</description>
<dc:date>2011-01-01T00:00:00Z</dc:date>
</item>
<item rdf:about="http://hdl.handle.net/20.500.12397/13448">
<title>Çocuklarda helicobacter pylori enfeksiyonu eradikasyonunda klasik tedavi ve ardışık tedavinin etkinliğinin karşılaştırılması ve primer klaritromisin direncinin araştırılması </title>
<link>http://hdl.handle.net/20.500.12397/13448</link>
<description>Çocuklarda helicobacter pylori enfeksiyonu eradikasyonunda klasik tedavi ve ardışık tedavinin etkinliğinin karşılaştırılması ve primer klaritromisin direncinin araştırılması 
ERDUR, CAHİT BARIŞ
AMAÇ: Bu çalışmada çocuklarda Helicobacter pylori (H. pylori) eradikasyonunda klasik ve ardışık tedavinin etkinliğinin karşılaştırılması ve primer klaritromisin direnç oranının belirlenerek birinci basamak eradikasyon tedavisinde daha etkin antibiyotik kullanımına olanak sağlanması amaçlanmıştır. HASTALAR VE YÖNTEM: Çalışmaya 1 Nisan 2008 - 1 Ekim 2010 tarihleri arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Gastroenteroloji, Beslenme ve Metabolizma Ünitesi'nde çeşitli endikasyonlarla üst gastrointestinal sistem endoskopisi yapılan ve hızlı üreaz testi ile ve/veya antrum ve/veya korpus biyopsilerinin histopatolojik incelemesinde H. pylori saptanan hastalar alındı. Helicobacter pylori eradikasyonu için hastalardan bir gruba klasik tedavi (proton pompa inhibitörü 2 mg/kg/gün dört hafta süre ile, amoksisilin 50 mg/kg/gün ve klaritromisin 15 mg/kg/gün 14 gün süre ile) diğer gruba ardışık tedavi (proton pompa inhibitörü 2 mg/kg/gün dört hafta süre ile, amoksisilin 50 mg/kg/gün yedi gün, ardından klaritromisin 15 mg/kg/gün ve metronidazol 30 mg/kg/gün yedi gün süre ile) verildi. Gruplar eradikasyon oranı, ilaç yan etkileri ve tedaviye uyum açısından karşılaştırıldı. Hastaların formalinle işlem görmüş-parafine gömülü bloklardaki antrum ve korpusa ait örneklerinden kesitler hazırlanarak floresan in-situ hibridizasyon (FISH) yöntemi ile klaritromisin direnci araştırıldı. BULGULAR: Çalışmaya yaşları 4-17 arasında değişen, ortalama yaşları 13.7 ï‚± 3.5 yıl olan, 19'u (%43.2) erkek, 25'i (%56.8) kız, 28'i klasik ve 16'sı ardışık tedavi grubunda olmak üzere toplam 44 hasta alındı. Her iki grupta yaş ve cinsiyet dağılımı benzerdi. Ardışık tedavi grubunda eradikasyon oranı (%93.7), klasik tedavi grubuna (%46.4) göre yüksek bulundu (p=0.002). İlaç advers etkileri ve tedaviye uyum açısından gruplar arasında fark yoktu. Helicobacter pylori FISH yöntemi ile olguların %83.3'ünde gösterildi. Helicobacter pylori için primer klaritromisin direnç oranı %25.7 (n=9) bulundu. Direnç saptanan olguların tamamı raslantı olarak klasik tedavi grubunda idi. Bu dokuz olgu çıkarılarak istatistiksel değerlendirme tekrarlandığında klasik tedavi ile eradikasyon oranı %57.8'di ve ardışık tedavi klasik tedaviye göre yine daha etkindi (p=0.02). SONUÇ: Klasik tedavi ile çocuklarda H. pylori enfeksiyonunun eradikasyon oranı kabul edilebilir düzeyin altındadır. Bu çalışma ile bölgemizdeki çocuklarda H. pylori için primer klaritromisin direncinin %25.7 olduğunu bulduk. Bu sonuçla, Maastricht III kriterleri göz önüne alındığında bölgemizde klasik H. pylori eradikasyon tedavisinde birinci basamakta klaritromisin kullanılması uygun görünmemektedir. Ancak ardışık tedavide ilk haftada verilen amoksisilin ve proton pompa inhibitörü ile klaritromisin ve metronidazol dirençli suşlar belirgin olarak azaldığından, ikinci haftada verilen klaritromisin ve metronidazol ile dirençli olgularda da eradikasyon sağlanabilmektedir. Günümüz koşullarında bölgemizde çocuklarda ardışık tedavi, eradikasyon oranını artırmak ve yüksek klaritromisin direncinin üstesinden gelmek için H. pylori enfeksiyonunda alternatif tedavi olarak kullanılmalıdır. OBJECTIVES: The aim of this study was to compare the efficacy of sequential and standart triple-drug regimen for Helicobacter pylori (H. pylori) eradication in children and to provide more efficient use of antibiotics in the first-line therapy for H. pylori eradication in children by determination of clarithromycin resistance rate. PATIENTS AND METHODS: Patients who underwent upper gastrointestinal endoscopy for different indications in Dokuz Eylul University School of Medicine Unit of Pediatric Gastroenterology, Nutrition and Metabolism between 1 April 2008 and 1 October 2010 and who were found to be positive for Helicobacter pylori (H. pylori) infection by rapid urease test and/or histopathologic evaluation of the antrum and/or corpus biopsies were included in the study. Helicobacter pylori positive patients were randomized into two groups. The first group was administered standart regimen consisting of lansoprazole 2 mg/kg/day for 30 days, amoxcicilin 50 mg/kg/day and clarithromycin 15 mg/kg/day for 14 days. The second group was administered a sequential regimen consisting of lansoprazole 2 mg/kg/day for 30 days, amoxcicilin 50 mg/kg/day for seven days, followed by clarithromycin 15 mg/kg/day and metronidazole 30 mg/kg/day for the next seven days. Groups were compared for eradication rate, adverse drug reactions and compliance to the treatment. In this study, detection of H. pylori and determination of clarithromycin susceptibility using formalin-fixed, parafin- embedded gastric biopsy specimens by fluorescence in-situ hybridization were also investigated. RESULTS: Forty-four patients, 19 (43.2%) of them male and 25 of them (56.8%) female, 28 of them in the standart and 16 of them in the sequential therapy group, with the mean age of 13.7 ï‚± 3.5 years were included into the study. Age and gender distrubution of the patients were similar in the groups. Helicobacter pylori eradication rate was higher in the sequential therapy group (93.7%) than in the standart therapy group (46.4%) (p=0.002). There was no difference between the groups in adverse drug reactions and compliance to the treatment. In 83.3% of the patients H. pylori could be detected by FISH method. Primary clarithromycin resistance rate for H. pylori was found as 25.7% (n=9). All of the nine patients having clarithromycin resistance were coincidentally in the standart therapy group. After the exclusion of these nine patients, the eradication rate of the standart therapy was calculated to be 57.8%. A new comparison was performed and sequential therapy was again found to be more effective than the standart therapy (p=0.02). CONCLUSION: The eradication rate of H. pylori in children, treated with standart eradication therapy are below the acceptable levels. In our region we found that primary clarithromycin resistance rate was 25.7% for H. pylori in children. However, because amoxicilin and proton pump inhibitor given in the first week of the sequential therapy reduce clarithromycin and metronidazole resistant strains markedly, eradication can be achieved by clarithromycin and metronidazole administered in the second week even in the resistant cases. At the present time sequential therapy can be suggested to improve the eradication rate and to overcome clarithromycin resistance in H. pylori eradication, 
</description>
<dc:date>2011-01-01T00:00:00Z</dc:date>
</item>
<item rdf:about="http://hdl.handle.net/20.500.12397/13447">
<title>Diz osteoartritli hastalarda telefonla takibin etkinliğinin araştırılması</title>
<link>http://hdl.handle.net/20.500.12397/13447</link>
<description>Diz osteoartritli hastalarda telefonla takibin etkinliğinin araştırılması
AĞIRNAS KARTAL, ESİN
Amaç:Bu çalışmanın amacı, eğitim ve ev egzersiz programı verilen diz osteoartritlihastaların ayda bir kez telefonla aranmasının hastalık semptomları, fonksiyonel durum veyaşam kalitesi üzerine etkilerini araştırmaktır.Materyal Metod:Çalışmaya Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizik Tedavi ve RehabilitasyonAnabilim Dalı Polikliniği'ne başvuran ve primer diz osteoartriti tanısı konan 60 hasta alındı.Hastalar 10 cm'lik Vizüel Analog Skala (VAS), Western Ontario and McMaster UniversitiesOsteoarthritis Index (WOMAC)'in Türkçe versiyonu ve Short Form (SF)-36'nın Türkçeversiyonu kullanılarak değerlendirildi.Çalışmaya alınan tüm hastalara diz osteoartriti ile ilgili genel bilgiler verildi, eklemkoruma teknikleri konusunda önerilerde bulunuldu, belirlenmiş ev egzersiz programıöğretildi. Hastalara bu egzersizleri günde iki kez, 10 tekrarlı olacak şekilde haftada 5 günyapmaları önerildi. Hastalara ayrıca bu bilgileri ve önerileri içeren ve egzersizleri şematikolarak gösteren bir broşür verildi.Daha sonra hastalar randomize olarak iki gruba ayrıldı. Birinci gruptaki hastalardanbaşlangıçta eğitimi verilen ev egzersiz programına ve koruyucu önlemlere uymayı altı ayboyunca sürdürmeleri istendi. Bu gruptaki hastalarla ayda bir kez, yaklaşık iki dakikalıkstandart telefon görüşmesi yapıldı. Telefonda diz ağrısı sorgulandı, diz ağrısı ile ilgili basitöneri ve hatırlatmalarda bulunuldu, egzersiz yapıp yapmadıkları, egzersizle ilgili sorunlarıolup olmadığı ve başka soru veya sorunları olup olmadığı soruldu. İkinci gruptakihastalardan başlangıçta eğitimi verilen ev egzersiz programına ve koruyucu önlemlereuymayı altı ay boyunca sürdürmeleri istendi.Hastalar altı ay sonunda kontrole çağrıldı ve VAS, WOMAC ve SF-36 ölçeklerikullanılarak tekrar değerlendirildi.Bulgular:Başlangıçta, SF-36 fiziksel fonksiyon skoru, fiziksel rol güçlüğü skoru ve fizikselözet skoru grup I'de grup II'ye göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek, VAS iledeğerlendirilen hareket ağrı skoru düşüktü.Her iki grupta yer alan hastalarda 6 ay sonunda VAS ile değerlendirilen ağrı,WOMAC ve SF-36 skorları açısından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düzelme gözlendi.2Altı ay sonunda SF-36 ağrı, genel sağlık, sosyal fonksiyon, mental sağlık, fizikselözet ve mental özet skorları grup I'de grup II'ye göre istatistiksel olarak anlamlı düzeydeyüksek olarak saptandı. Düzenli egzersiz yapma oranı da, grup I'de grup II'ye göreistatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksekti.Sonuç:Diz osteoartritli hastalarda eğitim, eklem koruyucu öneriler ve ev egzersiz programıetkilidir. Hastaların ayda bir kez telefonla aranması ağrı ve psikososyal fonksiyonlarındüzelmesine ek katkı sağlayabilir ve egzersize uzun dönem uyumu arttırabilir.Purpose:The purpose of this study is to investigate the effects of monthly telephone calls onsymptoms, function and general health status of patients with knee osteoarthritis who weregiven an education about knee osteoarthritis and joint protection recommendations and ahome based exercise program.Material Method:Sixty patients who applied to the Dokuz Eylül University Physical Therapy andRehabilitation policlinic and diagnosed as knee osteoarthritis were included in the study. Thepatients were evaluated by visual analog scale (VAS) for their pain, Western OntarioMcMaster Osteoarthritis Index (WOMAC) for knee pain, stiffness and functionality, ShortForm-36 (SF-36) index for quality of life.Patients recieved information about knee osteoarthritis and joint protectionrecommendations, and given a home exercise program twice in a day for five days of theweek for six months. They were also given a printed information about this recommendationsand the exercises.Patients were randomly assigned to two groups. Group I recieved joint protectionrecommendations, exercise and monthly telephone calls for six months. The telephone callstook two minutes and done monthly. During the calls patients were asked whether they haveknee pain, do exercise or not, given information and suggestions about the knee pain andexercises. Group II recieved joint protection recommendations and exercise, but nottelephone calls, for six months.At the end of the six months, the patients in two groups reevaluated by visual analogscale (VAS), Western Ontario McMaster Osteoarthritis Index (WOMAC), quality of lifeindex Short Form-36 (SF-36).Results:Before treatment, group I patients had significantly higher physical functioning,physical role difficulty and physical summary score of SF-36 and significantly lowermovement painVAS than group II patients.4In both groups, pain VAS, WOMAC and SF-36 scores significantly reduced aftertreatment.In group I, pain, general health, social function, mental health, physical summaryscore and mental summary scores of SF-36 were significantly higher than group II. Alsogroup I patients exercised more regularly than group II patients.Conclusion:Patient education, joint protection recommendations and home based exerciseprogram were effective in knee osteoarthritis. Monthly telephone calls may contributeadditional improvements in pain and psychosocial function scores and increase adherence toexercises in patients with knee osteoarthrtitis
</description>
<dc:date>2011-01-01T00:00:00Z</dc:date>
</item>
</rdf:RDF>
